ekip çalışmasına yatkınlıkla enayilik arasındaki o ince çizgi

 

bir gün mutfakta çalışırken bir insanın başına gelebilecek en kötü şey gerçekleşti: yere bir yumurta düştü ve kırıldı. işte o gün iş hayatında kırılganlığa yer olmadığını anladım. bir de yere yayılmış yumurtayı silmenin ne kadar zor olduğunu.  bir süre çaresizce başında bekledim ama baktım yer yarılıp da yumurta ya da ben içine girmiyoruz dedim bu mecbur temizlenecek ve kendi haline bıraktıkça yayılmacı bir politika izliyordu yani bir şeyler yapmam lazımdı. herhalde yumurta kokusuna bayılırım diyen de yoktur ama her gün bir koli yumurta kırınca da alışılmıyormuş hâlâ insanı mahveden bir koku. mecburen aldım elime bir tomar kağıt havlu başladım silmeye. sildikçe her yer iyice yumurta oluyor sanki oradan alıp başka bir yere taşıyorum. o an istifa fikrine en yakın olduğum anlar listesi sıralamasında ilk beşte vardır sanırım, çok perişan bir durumdu. ama “ya kusura bakmayın ben yumurta kırdım kokusundan da midem bulandığı için temizleyemiyorum zaten silmeye çalıştıkça her şey iyice kötü oluyor ben gidiyorum” diyemeyeceğime göre başıma gelen bu talihsiz olayı kabullendim ve binbir güçlükle aslında beş dakika süren ama bana elimde kağıt havluyla günlerdir orada çırpınıyormuşum gibi hissettiren anlardan sonra nihayet temizlemeyi başardım. ama sorun bununla bitti mi? elbette hayır. bu seferde çöpte bekleyen peçete yığınından yumurta kokusu geliyordu. belki başkasına gelmiyormuştur ama o kadar haşır neşir olduk ki musluktan akan suda bile kokusu vardı bana göre. mecbur koskoca çöpü aldım götürdüm dışarıya attım. o günden beri yumurta taşırken hep çok dikkatli davranıyorum.

yumurtayı anladık tamam ama peki senin mevcut kırılganlığın ne durumda derseniz, ben mi iş hayatına uyum sağlayamayacak kadar nazlı ve şımarık birisiyim yoksa insanlar mı çok gergin bu ara bunu çözümlemeye çalışıyorum. bir akşam papatya çayı içme etkinliği düzenlesem şöyle bir lavantalı tütsü yaksam bir faydası olur mu acaba? özellikle ilk ay her şey öyle zordu ki bazen molaya çıktığımda on dakika boyunca boşluğa bakıp beynimin sakinleşmesini bekliyordum. sıfırdan yeni bir şeyler öğrenmek çok zor ve son birkaç aydır kendimi sürekli yeni bir şeyler öğrenip sıfırdan başlamaya maruz bıraktığım için her şey iki kat zordu. mesela bir konuyu anlamasam on farklı kaynaktan okurum bir şekilde anlarım öylece anlaşılmamış bir şekilde bırakmam. ama yaparak öğrenmem gereken şeylerde açıp okunacak bir kitap olmadığı için, öğrenmek için gerekli olan tek şeyin o şeyi yapmak olması gerçeği beni biraz yormuştu. ilk haftadan her şeyi bilip her şeye hakim olamıyor olmak çok saçma gelmişti. bir de mutfağın hızı ve benim yapyavaş birisi olmam hiç birbiri ile örtüşen bir durum olmadı. ilk haftalarda on kiloluk çikolatayı alt kattan üst kata çıkarmak çok zor gelirken artık kaç kilo olduğunu bilmediğim muz dolu kasayı tek seferde o merdivenlerden çıkarabiliyorum. muz kasası ile ilk tanışmamızda merdiven çıkarken üç basamakta bir soluklanmam gerekmişti.  insan her şeye alışıyor. çalışırken pek oturacak vaktimiz olmuyor ama artık kim ne yaparsa yapsın kafamda makul bir zemine oturtabiliyorum. şu sebepten böyle yapmıştır diyorum hemen bir alt gerekçeler sekmesi açılıyor kafamda. bazen tüm çabama rağmen anlamlandıramadığım şeyler de olmuyor değil. onlar için de “bugün çok yoruldum ya aslında öyle dememiştir/ yapmamıştır ben yanlış anlamışımdır” diyorum. insan ilişkileri hususunda tecrübe edindiğim bir tür sosyal deney gözüyle bakınca her şey açıklığa kavuşuyor. işimi sevmiyor da değilim, çok kötü ve keyifsiz hissettirse hemen başka maceralara yelken açarım. içimdeki “başladığın bir işi bari bitir elinden de hiçbir şey gelmiyor” diyen sese rağmen. fiziksel yorgunluktan ziyade duygusal bir yorgunluk hissediyorum. bir yanım bıktım senin bu prensesliğinden diyor diğer yanım da insanlar da biraz daha nazik ve anlayışlı olabilir diyor. ama büyük ölçüde alıştım sayılır. dondurmadan minik toplar yapmaya çalışırken güç almak için dolaba yaslandığımdan kolumda oluşan ve artık oraya yerleşen benim bir parçam olan morluğa, kolumdaki yanık izlerine, üç saniye önce hiçbir şey yokken bir anda sinirlenebilen insanlara. ara ara işyerindeki sorumluluklarım arttırılıyor. kek yapma görevini bana ilk verdiklerinde umarım dükkan battıktan sonrası için de planları vardır diye düşünmüştüm. çünkü kek yapma tarihçeme bakıldığında çok da iyi şeyler vadetmiyordum. ama geçmişteki her kabarmayan kalıba yapışan keklerime inat bu sefer başardım. kendimi sürekli bilmiyorum ama hallederim durumlarına sürüklemek bazen azıcık yorsa da zaman zaman, hatta çoğu zaman, iyi de hissettiriyor. her ayın sonunda kendimle işe devam konusunda bir sözleşme yapıyorum. şimdiye kadar yeni yıla hiçbir zaman işim varken girmedim. bakalım bu sene bu döngüyü kırabilecek miyiz,

bende hiç yöneticilik vasfı olmadığını düşünürdüm. bir şeyi, birilerini yönetmek büyük bir sorumluluk istiyor ve ben bu işler için doğru kişi değilim gibi geliyordu. ama çalıştığım yerleri gözümün önünden geçiriyorum, sinirli gergin olup da o baskıyla işleri yönetmeye çalışan kişilerden yüz kat daha iyi yönetici olurum. bu yersiz özgüven nereden geliyor ya hayırdır derseniz işlerin öyle hiç de yürümediğini fark ettim. insanlar başlarında öyle birisi varken iş yapmıyor, sadece “üf aman yeter ki şunun tribini çekmeyelim bir de” diye düşünüyorlar. kimse işini sahiplenmiyor. ben bir arada olduğum insanlarla aramdaki sevgi ve saygı bağına, sınırlara çok önem veririm. yönetici olan taraf bunu öyle bir ihlal ediyor ki bazen bazı kişilerin insan hakları mahkemesinde yargılanması gerektiğini düşünüyorum. iş tanımının belirsiz oluşu, bir kişiden üç kişinin işinin beklenmesi, her söylenenin padişah fermanıymış gibi bir önem arz ettiği düşüncesi derken tüm hümanistliğime ve sevgi kelebekliğime rağmen böyle yönetemeyicilerin zaman zaman toplumdan izole edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

o kadar uzun zamandır bir şeyleri halledemedim ki başarı konusunda kendime hiç güvenim kalmadı. bazı kararlar almaya bir şeylere başlamaya çalışıyorum ama içimdeki “zaten sonuç belli boşa zaman harcayacaksın” sesini susturma konusunda pek iyi değilim. tam niyetleniyorum hallederim ya diyorum ama bir şeyi daha deneyip de başarısız olduğumu görmek de hiç istemiyorum. “çalışsaydım yapardım”ın ardına sığınmak kolay geliyor, ama çalışıp da yapamadığım ve salaklığımla yüzleşmek zorunda olduğum bir senaryo pek de iç açıcı değil. izlediğim dizide “kendini olumsallığa teslim etmek” diye bir cümle geçiyordu. her gün yataktan çıkabiliyor olmayı güne bir sıfır önde başlamak olarak kabul edersem belki bir şeyleri halledebileceğime olan güvenimi yeniden kazanabilirim. son birkaç aydır cv’de patchwork çalışması yapıyorum yani bir ondan bir bundan derken biraz yamalı bohçaya döndüm. hiçbir şey bilmiyorum ama hallederim özgüveniyle bir şeylere girişmek sonu zaman zaman yok ya halledemiyormuşum hüsranıyla bitse de bir hareket kattı hayatıma. bu hareketi enerjiye çevirip tekrar bir şeyler yapma cesaretimi toplayabileceğimi umuyorum. bir şeylere başlamak zor, ne yapacağına karar vermek ondan da zor, ama halledeceğim.

hayat bize limon verirse limonata yapmalıyız o tamam, ama otobüs biletimizin iptal olduğunu iki saatlik uykuyla gittiğimiz otogarda öğrenince ne yapmamız gerektiği hususunda bir malumat yok sanırım. anlık bir sinirle şikayet kaydı oluşturduktan sonra “ya aslında şikayet falan çok mu gerekliydi abarttım sanki” diye düşünerek otogarı keşfe çıktım. gecikiyorsa güzelleşiyordur ekolünün son temsilcisi olarak bir şeyin olması ya da olmaması hep bir şeylere vesiledir aslında. günün sonunda hayırlısı buymuş der yolumuza bakarız. ama yanıma hiç kitap almamış olmam gerçekten inanılmaz bir acemilik. okula başlamadan okuma yazma öğrenmiş birisi olarak hiç yakışmadı bu hareket bana. daha önce hiç otogarda uzun uzun oturma fırsatım olmamıştı. zaten daha önce hiç otogara gideyim de öyle boş boş oturayım diyen birisi ile de karşılaşmadım. çayımı yudumlarken biraz otogarı dinleme fırsatım oldu. mesela gül ürünlerinden oluşan sepete sarılmış halde duran peluş maymunların yardım çığlıklarını duyuyor gibiydim. yerlerini bulamamanın azabını bütün teferruatı ile hissediyor gibilerdi. sabahattin ali onları görse bu satırları tekrar ve daha büyük bir içtenlikle yazardı eminim. yerini bulamamak sancısı hepimizi çepeçevre sararken gözüm çorba içen insanlara ilişti, acaba otogarda otobüs beklerken hangi çorbayı içme insanıyım diye de düşünmedim değil. muhtemelen kendimi mercimeğin güvenli kollarına bırakırdım. aynı şehri farklı kişilerle gezince her seferinde farklı bir şehir deneyimi yaşıyorsunuz. konya’ya neredeyse her sene bir kere giderim ama bu sefer daha başka bir konya’yı gördüm. mesela konya’da bulunduğum herhangi bir ortamda tek tesettürlünün ben olacağımı hiç düşünmezdim. “meşk” adı verilen bir etkinliğe katıldık. otantik olması için mümkün olduğunca izbe bir ortam tahsis etmişler bize. içeride rastalı, dövmeli, korsan göz bandı takan her türden insan vardı. galiba o günün konseptine özel herkes yağlı ve birkaç gündür yıkanmamış taranmamış saçlarla gelmişti. içerinin havasızlığından bahsetmiyorum bile. ama bu yılın teması olan yeni deneyimlerden kaçınmıyoruz planına bağlı kalarak normalde içeriye şöyle bir göz atıp “ay yanlış geldim herhalde” diyip hemen çıkacağım bir yerken normal dünyada iki saate tekabül eden ama içerideyken nereden baksanız beş yıl gibi hissettiren bir süre orada kaldım. işte o zaman bana dağınık çalıştığımı söyleyen iş arkadaşlarımın hindistan sokak lezzetleri kıvamındaki tezgahıma bakınca ne hissettiklerini anladım. yanlış anlaşılmasın pis çalışmıyorum, sadece mesai bitimine yakın bir süre bakıp “yok burası mümkün değil toplanmaz” gibi hissettiren bir dağınıklık oluyor ama günün sonunda bir şekilde muhakkak halloluyor. bu kadar yakındığıma şikayetlendiğime bakmayın, yanında olmaktan keyif aldığınız insanlar varsa böyle etkinlikler bile taptatlı anılar olarak belleğinizde yer ediniyor. tek başıma ya da bir başkasıyla olsam tecrübe edinemeyeceğim ya da bir başkasıyla asla bu kadar keyif alamayacağım bir anı. arkadaşlığın böyle bambaşka pencereler açan yanına bayılıyorum, umarım bende bir başkasının yeni manzaralar gösteren penceresi olmayı başarabiliyorumdur. uzun zaman sonra bir ortamdaki tek tesettürlü kişi bendim ve ilk defa herkesin bu denli tuhaf bakışlarına maruz kaldım. o ortamda bana güler yüzlü davranan ve benimle iletişime geçen evsiz gibi duran hippiye de arkadaşlarıma yaptığım kurabiyelerin bir kısmını verdim. bir an hızımı alamayıp güler yüzüne teşekkür maksatlı “sen bizim yerimize otelde kal bugün biz sokakta kalırız” diyip odamızı da verecektim ama kendimi durdurmayı başardım. arkadaşım o kadarını da affetmeyebilirdi. bir yerleri ilk defa onunla görmek, zaten bildiğim aşina olduğum şeyleri onunla tekrar deneyimlemek çok keyifliydi. ayarlayabilir miyiz olur mu olmaz mı derken mükemmel zamanı beklemeyip bir anda şartlar elverdiğince bir plan oluşturuverdik. inan hiç beklemediğin anda oluyor kuzum dedikleri böyle bir şey olsa gerek. ve bir de içerisinde led tabela barındıran bir yerde yediğimiz etliekmeğin o kadar da güzel olmayabileceğini öğrenmiş olduk. bunlar hep deneyim.

2025 nasıl bir yıldı diye düşünüyorum, sonu tek sayıyla biten yılları daha çok sevdiğim için benim yılım olacağına emin olduğum en azından o inançla başladığım bir yıldı. hazırlanmaya başladığım sınavın içeriği değiştiği için ve motivasyonum da kaybolmaya yer aradığı için yılın ilk ayına yenik başladım. şubat ayında bu yıl sevgililer gününde yalnızım ama yirmi dokuz ekime kadar birisinin kalbinde cumhuriyet kurmuş olurum inancı ile doluyum ve yılın sonlarına yaklaştığımız bu günlerde söyleyebilirim ki hiç öyle bir durum yaşanmadı. mart ayının başında marteniçkamı taktım ama bu sene de gelenek bozulmadı yine leylek göremedim. yılın geriye kalan aylarının ortak özelliği olarak önceliklerimi yanlış belirledim. kış aylarına geldik hâlâ topuklu bot almadım. oysa bu sene topuklu bot kaşe kaban kızı olacağıma çok emindim. onun yerine bu para verilir mi ya diye başlayıp yok ama ömürlük bir parça diyerek aldığım üçüncü bot hanemize dahil oldu. üç farklı hayatım olacak sanırım onlara hazırlık yapıyorum. ama ya dördüncü bir hayatım daha olursa diye kış sonu gözüme kestirdiğim topuklu botu da ayakkabı dolabımıza koyabilirim, hem o zaman indirime de girmiş olur. hayat sürprizlerle dolu sonuçta. geride bıraktığımız yıla şöyle uzaktan bir bakış attığımda ilk olarak gözüme olumsuzluklar çarpıyor olsa da bir yanıyla da keyifliydi. bazen olumsuzluklar üst üste geldi ama onları dengeleyecek güzellikler de oldu. yirmi yedi yaş güncellemesi midir bilmiyorum ama yılın başındaki kendime baktığımda şu an daha yetişkin hissediyorum. bundan daha aklı başında kararlar aldığım gibi bir sonuç çıkmasın hatalı bir yönlendirme yapmak istemem. sanki şimdiye kadar hep uzakları merak eden bir küçük kara balıktım. ama şimdi o kıpır kıpır merakın yerini dışarıya çıkmak için o adımı atabilmiş hâlâ küçük ama bir yanıyla o kadar da küçük olmayan kara balık almış gibi. ayakları yere basmak böyle bir şey mi bilmiyorum ama bu mantıklı düşünebilen yeni beni de sevdim gibi. “ben bilmek istiyorum, hayat gerçekten bir avuç yerde durmadan dönüp durmak, sonra da yaşlanıp ölüp gitmek mi yoksa bu dünyada başka türlü yaşamak da mümkün mü?” diyordu küçük kara balık, bakalım başka türlü bir yaşamak da mümkün mü? artık bunu düşünmekten ziyade pratiğe döküp deneyimleme vakti. baktık bu sularda başarısız olduk hop oradan başka sulara geçiş yaparız.

Yorumlar

  1. Çizmeli kedideki yumurtayı düşünerek okudum...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

bu yazı yeni bir şeyler denemeye ayırma işinin çığırından çıkması ve neyse deneyim oldu tesellisine sarılmak

nasreddin hocaya “hocam göle maya mı çalınır ne yapıyorsun böyle saçma sapan?” demişler o da “ne yapsaydım günde on saat mesaisi olan bir işte mi çalışsaydım ayrıca ya tutarsa?” demiş (silinen versiyon)