nasreddin hocaya “hocam göle maya mı çalınır ne yapıyorsun böyle saçma sapan?” demişler o da “ne yapsaydım günde on saat mesaisi olan bir işte mi çalışsaydım ayrıca ya tutarsa?” demiş (silinen versiyon)
bergmann’ın
bir sözü var “balığın etrafındaki suyu fark etmemesi gibi, erkek iktisatçılar
da iktisat kültürünün eril cinsiyetli olduğunu fark etmeyeceklerdir.”. bu
cümleyi yüksek lisans tezimin özet kısmına da yazmıştım ama özet de atıf olur
mu ya olmaz sanki denilmişti ve istemeyerek de olsa o kısımdan çıkarmıştım bu
cümleyi, tezin içinde bir bölümde yer verdim hiç merak etmeyin. ama girişte
yazan “kendi oluşturdukları, kurallarını kendilerinin koydukları bir dünyada
yaşayan erkeklerin yalnızca kendileri için ortaya çıkardıkları bir bilim gibi
duran iktisat bilimi…” cümlesini jürideki hocaların “biraz sert bir giriş
olmuş” demelerine rağmen hiç değiştirmedim. çünkü kadın ve kadın emeğinin
iktisat denkleminden çıkarılmış bir versiyonunun bize dayatılmaya çalışılması
ve bu fikirler üzerine inşa edilmiş bir iş hayatı kurgusunun bize tek
seçenekmiş gibi sunuluyor olduğu gerçeği çok tatlı dille anlatılacak bir mesele
değil. mesela dokuz beş çalışma sisteminin erkeklerin ritmine uygun tasarlanmış
olması, mesela kadının iş yerindeki otoritesi alaya alınırken erkeklerin
sinirli ve gergin ruh hallerinin “işte yönetici böyle olur nasıl da sözünü
dinletiyor” şeklinde algılanması, mesela kadınların cam tavan sendromu
yaşamasına karşılık çoğu erkeğin bu kavramdan bihaber olması gibi uzar gider bu
liste. bir gün yeterli parayı biriktirebildiğimde büyük oranda kadın çalışanın
olduğu ve birbirimizi gerçekten anladığımız ve dinlediğimiz bir işimin olmasını
çok isterim. biz niyet edelim allah da belki nasip eder. colette dowling, sindrella
kompleksi kitabında şöyle diyor “erkekler gergicidir. tanrı vergisi
yeteneklerinin ötesinde ince buz üzerinde kayarak kendi kaygılarını
yaratabilirler. kadınlar ise büzgücüdür. kendi doğal başarı seviyelerinin
altını hedefleyerek kendi olasılıklarının gerisinde kalırlar. sonuçta birçoğu
gölün kıyısından hiç ayrılmaz.” bu alıntıyı çok seviyorum ve ne zaman yeni bir
şey hususunda cesaretsiz hissetsem bu cümleleri hatırlıyorum. denemeden
bilemeyiz ve evet bilinmezlik korkutucu bir şey ama kendi yolunu çizme
sancısını yaşamadan, o çabaya girişmeden hiçbir şey olmuyor. üst sınırımız
nedir bilmenin yolu her zaman bir sonraki adımı denemekten geçiyor. iki kere
iki eşittir dört ama dört olmadan önce o ikiler önce bir artı bir şeklinde
yazılıyor ya da ikiyle biri çarpıyoruz falan derken uzak yollardan geliyorlar.
her zaman sonuca direkt ulaşamıyoruz. bir şeyler de bu kadar teferruatlı
olmasaymış ama işte napalım hayat biraz da böyledir. iktisat matematik falan
demişken, benim çok acil bir şekilde para biriktirmeyi öğrenmem gerekiyor. üç
birim kazanıyorsam üç birim harcamayı öğrendim, ki bu da bir başarıdır. ama üç
birimin bir birimini kenarda köşede saklamak neden bu kadar zor geliyor
anlayabilmiş değilim. ama artık çalışıyoruz, kazanıyoruz ama harcamıyoruz oyunu
oynamanın vakti geldi. önümüz yaz, eminim dolabımda yazın giyecek hiçbir şey
yokmuş gibi gelecek ama geçen yazı atlatmayı başardıysam herhalde bu yazı da
aynı şekilde geçirebilirim. tamam hadi çok acımasız da olmayalım iki üç parçaya
her zaman yer ve ihtiyaç vardır ama dördüncü parçayı da almayalım mesela. dördü
alsak bile beş altı olmasın. hele yedi hiç olmasın. dur bakalım bir şekilde
halledeceğiz.
marquez
okumamak için sigortalı bir işe girişimin üzerinden altı ay geçmiş. evet, geçen
yaz bir türlü kitaplarını okumayı başaramadığım gabriel garcia marquez’e bir
şans daha vermeye karar vermiştim. işim gücüm de yok nasılsa herhalde okurum
artık yaşım da büyüdü dilini anlarım bence diye düşünmüştüm. birkaç sayfa sonra
bunun nihayetsiz bir çaba olduğunu fark edip sigortalı bir işe başlamıştım.
bazı yazarlarla aramızdaki amansız savaş hiçbir zaman bitmeyecek sanırım. her
neyse bu başka zamanın konusu.
öncelikle,
zaman zaman çok zorlansam da çalışmaya devam ettiğim için kendimi tebrik etmek
istiyorum. çünkü hayatımda ilk defa sınırlarımı bu kadar zorladım. geçen seneki
ben olsa ilk “yapamıyorum” hissinde pes ederdi. ama bu sene yapamadığım bir
şeyin üzerine gitmek ve günden güne ilerlememi görmek istedim çünkü bu
versiyonumu merak ettim. buna galiba büyümek ve sorumluluk almayı öğrenmek
diyoruz. “olmuyorsa olmuyordur ne yapayım?” demek yerine “tamam şimdi olmuyor
ama neden olmuyor ve nasıl oldurabilirim?”i deneyimlemek, bir beceriyi sıfırdan
alıp ona götüremesem bile üç seviyesine getirmek, sürekliliği sağlayabiliyor
olmak iyi hissettirdi. her zaman ailemin biricik şımarık kızı olabileceğimi
biliyorum ve bunu hissedebiliyor olmanın ne kadar büyük bir lütuf olduğunun da
farkındayım ama gerçek hayatta karşı taraf her zaman oyunun başında tamam ben
vezirsiz oynuyorum, sen beyaz taşları al ilk sen başla, yanlış yaptığın hamleyi
geri alabilirsin demiyor. o yüzden deneyip başarısız olmaya ve sonrasında bunu
telafi etmeyi öğrenmeye ihtiyacım vardı.
altı
ayda ne öğrendim diye şöyle bir düşünüyorum. benim için bir şeyleri yaparak
öğrenmenin ne kadar zor olduğunu öğrendim. hani klasik bir hikaye vardır ya
filden ağaca çıkmasını beklerseniz elbette başarısız olur diye, bunu gerçekten
deneyimleme fırsatım oldu ve eğitimde bir konuyu birden farklı şekilde öğretip
bunu öğrencilere uygun hale getirmemiz gerektiğinin neden bu kadar elzem
olduğunu anlamış oldum. bir şeyi bir kere okuyayım anlarım, sebep sonuç
ilişkisi kurarım, çok alakasız gibi duran bir konuyla bağdaştırabilirim ama
bana muzun nasıl kesileceğini gösterirseniz ben onu mümkün değil tek seferde
idrak edemem. önceleri beynim küçüldüğü ve salaklaştığım için böyle olduğunu
düşünüyordum ama sonra fark ettim ki ben böyle öğrenmiyorum. ilk başta çok endişelenmiştim
elimden hiçbir iş gelmiyor diye ama sonra sadece biraz zamana ve öğrenene kadar
bu şeyi tekrarlamaya ihtiyacım olduğunu fark ettim. evet altı ayımı aldı ama
sonunda muzları olması gerektiği gibi doğrayabiliyorum. sadece benim ve
etrafımdakilerin biraz daha sabırlı olmasına ihtiyacım varmış. aslında bunu
yıllar önce anlamış olmam gerekiyordu. bağlama kursunda üç kişi birlikte ders
alıyorduk. hoca şarkıyı mırıldandığında aynı dersi aldığım çocuk hemen
notalarını çıkarabiliyordu ama ben yazılı notalara bakarak çalamıyordum
şarkıyı. herkesin üç ayda geldiği noktaya ben bir yılda ancak gelmiştim. müziğe
karşı ekstra yeteneksiz olduğumu erken fark ettik diyelim. şimdi kendi hakkımı
da yemeyeyim o kadar da çaba göstermedim illa öğreneceğim ben bu işi diye,
bağlama gitar ve piyanoda caddelerde rüzgar çalabilecek temeli attım sayılır.
bu aralar gözümü keman kurslarına diktim ama tekrar bir müzik hocasına bana
hiçbir şey öğretememe hissini yaşatmalı mıyım emin değilim. belki yeterince
çabalarsam ve yarım bıraktığım şeylere geri dönebileceğime kendimi ikna
edebilirsem gitar öğrenme işini tekrar gündeme getirebilirim. artık büyüdüğüme
göre bir şeyi ilk denememde başaramadım diye kenara atmamayı da öğrenmem
gerekir. bu aralar araba sürememe işimi halletmeye karar verdiğim için babamı
zor ve sabır dolu günler bekliyor diyebiliriz. bol bol inatlaşmalı,
birbirimizin sabrını sınamalı otuz kırk sürüşten sonra bir noktada
kavrayacağıma inanıyorum. sadece biraz cesaretimi toplamaya ve sürece güvenmeye
ihtiyacım var.
şu
geride bıraktığımız altı ayda öğrendiğime en memnun olduğum şey yardım istemek.
bir şeyi halledemeyeceğimi kabullenmek, ya da tek başıma yapabilecek olsam bile
birisinin yardımı ile çok daha kolay yapabileceğimi fark etmek, kendime hayatı
kolaylaştırmak neden bu kadar zor geliyor hiç bilmiyorum. alt tarafı haftada
bir gün bulaşık yıkıyordum ama muhtemelen benim iş bilmemezliğimden kaynaklı
hem boynum hem sırtım inanılmaz ağrıyordu, son birkaç haftayı ağrı kesicilerle
kas gevşeticilerle geçirince en sonunda bana verilen işte çok da başarılı
olamadığımı kabullenip yardım istemeye karar verdim. yine herkesten her şeyi
istemem yani daha doğrusu isteyemem ama yardım talep etme noktasında biraz
ilerleme kat ettiğimi görmek iyi hissettirdi. bir şeyi yapabiliyor olmam tek
başıma yapmak zorunda olduğum anlamına gelmiyor sonuçta. kendime işleri
kolaylaştırmaktan bu kadar kaçınmamam lazım. “bilmiyorum ama bir şekilde
yaparım” cesaretimi takdir etmekle birlikte azıcık yardım istemenin de bir şey
eksiltmeyeceğini artık öğrenmişimdir diye umuyorum.
bir
gün hiç olmayacak bir şey oldu ve ben yanlışlıkla iş yerinde önemli birisi
oldum. işimde çok iyi olduğum için falan değil yanlış anlaşılmasın, e tabi
elimden gelenin en iyisini yapma çabam var o ayrı bir şey. işe başlayan herkes
ayını doldurmadan işten ayrıldığı ve hali hazırda birkaç yıldır orada çalışan
kişi işe bir süre ara vermek zorunda kaldığı için tek eleman olarak ellerinde
ben kaldım. hal böyle olunca ister istemez önemli birisi oldum. mutfağı önce
allah’a sonra bana emanet edip gidiyorlardı, ne kadar kötü durumda olduklarını
siz düşünün. gelecek kaygısına düşüp ek işe falan girmelerine gerek kalmadan
yeni elemanlar işe başladı çok şükür de mutfak benim tekelimden kurtuldu. işe
başlayanlar bir iki ay sabredip devamlılık gösterse zaten benim olduğum
seviyeye gelirler ama böyle işlerde iki ay barajını geçmek çok zor bence.
başkalarına kolaydır belki de bana zor gelmişti açıkçası. prensesliğin lüzumu
yok diye diye kendime zorla o iki ayı tamamlattırdım. ondan sonrası artık yeni
bir şeyler öğreniyor olmanın keyfini sürüp hayatı romantize etmeye başladığım
kısımdı. yüksek lisans yaparken de kendimi hiç bilmediğim alakamın olmadığı bir
alanın kollarına atmıştım, temel şeyleri öğrenip aradaki bağları kurana kadar
kendime işkence çektirmiştim ama sonrasında zihnimde yeni bilgiler inşa etme
kısmına bayılmıştım. bir şeyi kolay yoldan elde etmeyi bilmiyorum galiba. ama
bir şeyi ben yaptıysam herkes yapabilir tezimin daima arkasındayım. çünkü
tanıdığım en beceriksiz insan galiba benim. ama bu çok da kötü bir şey değil.
insanlara umut ışığı oluyorum diyelim.
çok
adetim değildir ama geçenlerde bir arkadaşımla iftarı dışarıda açalım dedik.
iftar vakti garsonların bize hizmet etmesi o kadar rahatsız edici geldi ki,
işin arka planını bilmek yani her anlamda işin mutfağında olmak o insanlarla
daha kolay empati kurabilmemizi sağlıyor. evet günün sonunda birileri oraya
gelip bir şeyler yiyecek ki o insanlar para kazanacak ama oralarda para
harcamak da sömürü düzeninin bir parçası olmak gibi hissettiriyor. sanırım bir
daha hayatımın sonuna kadar dışarıda bir yerde iftar açamayacağım ve var olan
her sorun için ataerki ve kapitalizmi suçlamaya devam edeceğim. belki duygusal
düşünmeyi bırakmam gerekiyordur. bu işe ilk başladığım zamanlarda en sevdiğim
kitapçının camında eleman aranıyor ilanını görmüştüm. acaba bir şansımı denesem
mi diye düşündüm ama sonra şu an çalıştığım yerin hiç tecrübem yokken bana şans
vermesi geldi aklıma. o yüzden orayı bırakıp başka bir yerde çalışmayı düşünmek
bile etik hissettirmedi. ama bir taraftan da hâlâ düşünürüm, acaba o gün oraya
kitap almak için değil de camdaki ilan için girseydim hayatım hangi yöne
evrilirdi? belki işe alınmazdım ama ya alınsaydım bir şeyler benim için nasıl
değişirdi? bunların cevaplarını hiçbir zaman bilemeyeceğiz. şu anki işimde
birilerinin keyifli bir akşam geçirmesinin tatlı bir parçası olma kısmını çok
seviyorum. sevdiklerim için sabah erkenden kalkıp hamur mayalayıp kahvaltıya
tazecik poğaçalar yapmak, birisinin evine gittiğimde kapıyı mis gibi tarçın
kokan kurabiyelerle çalmak, evin mutfağında taze pişmiş kek kokusunun eksik
olmaması zaten hayatımın olağan akışında bana eşlik eden şeylerdi. bunu hiç
tanımadığım insanlar için yapmak fikri de çok keyifli geliyor bana. sadece
keşke her şey bu kadar hızlı olmak zorunda olmasa. iyi bir pandispanya olmamız
eğer krema yanlışsa bazen hiçbir anlam ifade etmez. ha yok, bu işle alakalı bir
metafor değildi. hayatımda yaptığım en iyi en kabarık pandispanyanın maalesef
ki yeni bir krema deneme günüme denk gelmesi hakkında gerçek bir hayat
hikayesinden alınan bir anı. evet maalesef başrolde benim olduğum bir hikaye.
bir noktada toparlayabileceğimi düşünerek devam ettiğim ama günün sonunda
buzdolabına kaldırdığımda üzerine yanlışlıkla bile yenmemesi gerektiğin dair
not bırakmam gereken bir şeye dönüşmüştü. aslında hemen çöpe atmalıydım ama bir
dolaba girsin çıksın da belki orada pasta perileri gelip yaptığım şeyi düzeltir
umudum devreye girdi. pasta perisi diye bir şey yokmuş merak eden varsa, ya da
o gün çok yoğunlardı bizim eve uğrayamadılar.
ne
zaman bir konuda karar vermem gerekse durup düşünmek yerine hayatımı olanca
gürültü ile dolduruyorum, türlü meşguliyetlerle bambaşka gündemler
oluşturuyorum. hal böyle olunca tam olarak ne istediğimi bir türlü
kestiremiyorum. yine bir karar aşamasındayım, yine bir yol çizmem gerekiyor ama
ben yine oz büyücüsüne gitsem her şeyi halleder yanılgısındayım. hani kitapta
dileklerin kabulü için oz büyücüsüne ulaşmaya çalışıyorlardı ama sonra asıl
gücün kendi içlerinde olduğunu keşfediyorlardı. belki bizim de büyücüye değil
de ikna edilmeye ve desteklenmeye ihtiyacımız vardır. bunun yolu da sımsıkı
bağlardan ve güzel dostluklardan geçiyordur. çok şükür ben her ikisine de
sahibim, sadece bazı kararları tek başıma vermem gerekiyor ve her nasılsa on
dakika sakin kafayla düşünmektense kaf dağını çölleri aşıp büyücüye ulaşmak çok
daha kolaymış gibi gelebiliyor. yetişkinlik hayatıyla ve sorumluluklarıyla
uğraşmak bazen biraz can sıkıcı oluyor ama yapacak bir şey yok insan bir
sonraki aşamayı da merak ediyor işte. bakalım bir sonraki çözülmesi gereken
düğüm ne olacak?
Evet perileri beklemek yerine kendimize daha çok inansak hayat kesinlikle başka bir yer olurdu bence, ve neden olmasın hala bunun için umut var, özümüze dönebilsek ve kendimizin tam farkına varabilsek belki düğümler de daha hızlı çözülüverir 🐞
YanıtlaSilUmarım yazmayı hiç bırakmazsın :)
YanıtlaSil