hayatın yatsı ezanı okunsa da kılıp uyusak günlerine geçiş yapmak yani büyümek
siz
hiçbir yere girip “benim burada bir hikayem var” hissine kapıldınız mı? ben
önünden geçerken camında garson aranıyor ilanını gördüğüm lokantaya girerken
bunu dedim kendi kendime. tabi bu hikayenin günlük 400 türk lirasına tekabül
ettiğini bilmiyordum. üstelik daha ne kadar sakar olduğumu bile bilmiyorlardı.
zaten kırıp döktüklerimi ücretten düşsek ben oradan borçlu çıkardım. neyse
orada da bir hikayem yokmuş tamamen yanlış alarmmış. her şeyi romantize etmenin
lüzumu yok.
nisan
değilse mayıstır diye diye kendimi oyaladığım özel okullara iş başvurusu yapma
sürecimin olumsuz sonuçlandığı gerçeği ile yüzleştikten sonra (çünkü hiçbiri
geri dönüş yapmadı cv’yi bile kontrol ettim acaba numaramı mı yanlış yazdım
diye) kendi kendime tamam dedim ya, olsun. bu yazı çalışarak geçirmek
istiyordum o zaman farklı sektörlere yönelebilirim dedim.
önce
bankalara başvurdum. kendini on yıl sonra nerede görüyorsun sorusuna bir cevap
vermem gerekseydi bankacılık hiç aklıma bile gelmeyen bir seçenek olurdu.
kendimi bağdaştırabildiğim bir kurum oluşum yapı değil çünkü. bağdaşmasam da
bağlanmam lazım iştir sonuçta öğrenilir diye düşündüm yaptım başvurumu. en
azından red maili almış olmak beni dikkate aldıklarını gösterdiği için iyi
hissettirdi aslında. çünkü yaptığım iş başvuruları öyle boşlukta süzülüyormuş
gibi hissetmeye başlamıştım. acaba başvurmadım mı ya diye düşünüp kendimden
şüphe etmeye başlamıştım. markette denk geldiğim komşumuza bankalara iş
başvurusu yaptığımı söylediğimde “inşallah olmaz diyeceğim hiç sana uygun
yerler değil oralar sana daha kibar bir iş lazım” dese de belki başlayınca çok
severdim ama artık bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. soran olursa neyse zaten o
iş bana uygun değildi ya diyip geçebilirim en azından şahitlerim var.
sonra
bir çocuk oyun alanı ile görüştüm. hem çocuklarla ilgilenmek hem alanın
temizliğinden sorumlu olmak tamam iş tanımı budur deriz kabul ederiz ama mesela
çocuk oraya kustuğunda onu neden benim temizlemem gerekiyor onu anlayamadım.
yapılacak işin çizgisinin bu kadar belirsiz olması ve her şeyi kapsıyor olması,
bu işin maddi karşılığının yok gibi bir şey olması beni özel sektör şartları
ile yüzleştirmiş olsa da bu noktada da henüz akıllanmadım ve pes etmedim.
ayrıca hem iş görüşmesine çağırıp hem de “ya aslında erkek eleman arıyoruz ama
hiç bulamazsak iki haftaya dönüş yaparız” demek için bu sıcakta bir insanı
evden çıkarmak ne kadar doğru hiç bilmiyorum. erkek olmadığım için özür
dilememi beklediler sanırım.
ve
sonra bir eşarp mağazasının camında “bizimle çalışmak ister misiniz?” yazısını
gördüm. çalışmak isterim gibi hissettim hemen içeriye girdim bir başvuru formu
doldurdum iki gün sonra da aradılar bir görüşelim diye. görüşmede söylediler
zaten sabah dokuz buçuk akşam sekiz buçuk, gün içinde elli dakika mola, çalışma
saatleri içinde oturmak yasak diye. ama tabi daha önce böyle bir şey tecrübe
etmeyince bu söyledikleri şeyin ne anlama geldiğini idrak etmek çok kolay
olmuyor sazan gibi atlıyorsunuz bu teklife. neyse herkes atlamıyordur belki
çoğul konuşmayayım ama ben on bir saat işte olma karşılığında da asgari ücret
ve eğer şanslıysam prim alacak olma teklifine hop balıklama atladım. iş
görüşmesinde neden burayı tercih ettiniz sorusuna camda ilan gördüm geldim
birkaç ay çalışıp çıkacağım demiş olmamın normal karşılanmasından anlamam
gerekirdi aslında biraz temkinli olmam gerektiğini. acemiliğime geldi diyelim.
ama günde on saat ayakta durmak ve eve geldiğimde akşam dokuz olması hiç basit
ve halledilir bir şey değilmiş. bunu düşünemedin mi gerçekten demeyin lütfen
çünkü insan yaşamadan anlamıyor. ilk iş günümde raflarda duran şeyleri askıya
astık askıdakileri çıkardık katladık raflara koyduk yani durduk yere kendimize
iş çıkardık ama vardır bunun da makul bir açıklaması herhalde. yani kendi
içinde bir tutarlılık barındırdığına inanmak istiyorum. mağazadaki en sorumlu
kişinin katlayıp koyduğum eşarplara bakıp katlar hiç olmuyor diye söylenerek
yanımdan geçip gitmesini saymazsak onun dışında çalışan kızlar çok tatlı ve
yardımseverdi onların haklarını yemeyeyim. ilk günümü “beş dakika bir
oturabilir miyim nolur çok kötüyüm” demeden tamamlayabilmiş olmam bana hâlâ
şaşırtıcı geliyor. saat sekiz buçuk olup da dükkanı kapatıp çıktığımızda tek
düşündüğüm şey bir dakika uzaklıktaki durağa nasıl yürüyeceğim olmuştu çünkü.
size bu iş serüvenimle ilgili anlatabileceğim iki günüm daha var çünkü üçüncü
günün sonunda işten ayrıldım. uzun saatler ayakta durmak ve çok yorulmak da bu
kararı almamda etkiliydi ama işten önce veya sonra hiçbir şeye vakit ayıramamak
ve önümüzdeki üç ayın böyle geçip gidecek olması fikri beni mahvetti. tamam
biraz şımarıklık yapmış olabilirim ama işte geçirdiğim üç günün ardından evde
olduğumda gün içinde soğuk su içmenin ne kadar büyük bir nimet olduğunu fark
ettim. canımız istediğinde oturmak kalkmak falan baya bir nimetmiş hiç üzerine
düşünmemiştim bunların.
bu
işe başlamadan önce son okuduğum kitap gazap üzümleri’ydi. eğer okumadıysanız
kitapta tarımda makineleşmenin yaygınlaşması ile birlikte insanların
çiftliklerini kaybetmesi ve yaşadıkları yeri terk etmesinden, büyük umutlarla
yaptıkları göçten ve hazin sonuçlarından falan bahsediyor. halkın büyük bir
çoğunluğu iş umuduyla göç ettiği için haliyle bir arz talep dengesizliği
oluşuyor. mesela adamın meyve bahçesinde çalıştırmak için yüz kişiye ihtiyacı
var, bahçenin kapısına topluyor üç yüz kişiyi tüm gün çalıştırıp iki dolar
vereceğini söylüyor, biraz itiraz mı oldu fiyatı düşürüyor e insanlar da el
mecbur kabul ediyorlar bu işi, geriye kalanlar başka işler için tekrar yola
koyuluyor bu senaryo tekrarlanıyor. çalışırken tam da bu döngünün
içerisindeymişim gibi hissettim. özel sektörün işleyişi hep böyle sanırım. sen
bu şartlar altında bu paraya bu işi yapmaz mısın, tamam o zaman sen git
sıradaki gelsin bir yapan bulunur mantığında ilerliyorlar. bundan sonra son
çalıştığım yerden alışveriş yapmam mesela çünkü çalışanına değer vermediğini
önceliklendirmediğini biliyorum. öyle bir yerin para kazanması beni huzursuz
ediyor. e ama bir taraftan da o çalışanların da satış yapması hedeflerini
tutturması lazım. işte böyle bir paradoks. bu işe başladıktan sonra başvurduğum
başka bir yerden daha aradılar, işe başladığımı söyledim. yeni kapılar açılır
diye başladığım işten hali hazırda açık olan kapıları da kapatarak ayrılmış
oldum.
tüm
bu yoğun çalışma saatlerime rağmen sosyolojik gözlem yapma vaktim de oldu.
mağazaya gelen çoğu kadından “bu renkler çok güzel de bana yakışmaz” cümlesini
duydum. yakışmaz dedikleri renkleri desenleri yine de deniyorlar ama aynada
gördükleri hiç hoşlarına gitmiyor hemen çıkarıyorlar, halbuki birçoğuna
rutinden çıkıp denedikleri o renkler ne kadar çok yakışıyor farkında değiller.
neredeyse hepsi halihazırda kullandıklarına benzer renkler ve modellerle
mağazadan ayrıldılar. bu kadınların hayatında olup da onları övgüden güzel
sözlerden mahrum bırakan erkeklere çok kızgınım. birçok kadın hayat eşinden bir
tane iltifat duymadan ömrünü geçiriyor. bir çift güzel sözü geçtim sürekli
yetersiz hissettiriliyorlar. sonra bu kadınlar ne kendilerine bir şeyi yakıştırıyorlar
ne de yeni bir şey denemeye cesaretleri oluyor. hayatları sevilmek ışıltısından
uzakta yaşanıp bitiyor. iki güzel söz söylemekten tatlı jestler yapmaktan aciz
erkeklerin bir kadının hayat enerjisini sömürdüğünü görmeyi hiç sevmiyorum.
işte
tüm bu kapitalist düzen yüzünden kendime üç kez doğum günü hediyesi almak
zorunda kaldım. birisi doğum günüm olduğu içindi, birisi bir şeye moralim
bozulduğu içindi bir de iş başvurum reddedildiği için reddedilme hediyesiydi.
hepsi için bir hediye ihtiyacı hasıl oldu ben de kendimi kıramadım. daha sonra
işe başlayacağım için kendime işe başlama hediyesi aldım. üç gün sonra işten
ayrılmaya karar verdim bir de işten ayrılma hediyesi aldım. kapitalizm bana
bayılıyor.
kendime
aldığım hediyelerden birisi sinema biletiydi. bir süredir çıkmasını beklediğim
bir romantik komedi filmi vardı çıkış tarihi sebebiyle benim için harika bir
hediye olacaktı. sinemaya gittim bilet almak için ama kimse o seansa bilet
almadığı için tek kişiye bilet satamayacaklarını söylediler. romantik komedi
filmine tek başına olduğum için bilet alamamış olma ironimi de yanıma alıp
seans saatine yakın bir daha gelmek üzere oradan ayrıldım. filmin başlamasına
on dakika kala tekrar sordum, allah razı olsun üç beş kişi bilet almış da ben
de o gün o filmi izleyebildim. film bence güzeldi ve ben yazsam ben de böyle
bir son yazardım, bu hissi veren filmlere bayılıyorum. ama sinemadaki diğer
kızlar farklı bir son bekliyorlarmış, hiç tanımadığım insanlarla beş dakika
kadar film hakkında konuştuk, bu konuşmayı genelde hep arkadaşlarıma zorla film
izletip onlarla yapardım ama kendi hür iradesi ile film izleyen hiç tanımadığım
insanlarla sohbet etmek de keyifliymiş bunu da deneyimlemiş oldum, hayat
sürprizlerle dolu ve böyle küçük anlara bayılıyorum.
bu arada 27 yaşına girdiğim iddiaları maalesef gerçeği yansıtmakta. nasıl oldu hiç anlamadım ama bir anda kendimi üzerine bir bardak soğuk su içmem gereken bir yaşta buldum. kulağa çok ciddi gelmiyor mu sizce de? güzel yaşlar tabi ama insan bu yaşta bir şeyleri halletmiş olmayı bekliyor. hayat tik atılacak bir yapılacaklar listesi değil belki ama yine de bir şeyleri ucundan kıyısından başarmış olmak daha iyi hissettirebilirdi. bu yaşların en büyük handikabı arkadaşlarınla arana giren o sessiz mesafe. evli çocuklu arkadaşıma “ya birisi var ama bir gün yazıyor üç gün yok ne hissettiğini anlamıyorum” desem ona çocuğunun oynadığı oyunlar gibi geliyor çünkü bu aşamaları çoktan geçmiş geride bırakmış onda bir karşılığı yok artık. ya da işi gücü olan arkadaşım işsizlik psikolojisi hakkında hiç düşünmüyor oh ne güzel keyfin yerinde istediğin zaman yat kalk diyor çünkü onun için böyle bir şey dert değil. tüm bunlar kötülüklerinden ya da anlamadıklarından değil. tüm bu aşamaları geride bıraktıklarından. mesela ben de eşleriyle ilgili olumsuz bir şey anlattıklarında katlanılır mı buna ayrıl boş ver diyebilirim çünkü bende de evlilikle alakalı herhangi bir deneyim yok ben de onu anlamıyorum. tüm bunlara rağmen aradaki bağ kuvvetli olunca arkadaşlık devam edebiliyor. sadece sohbetlerin arası biraz uzuyor, görüşme sıklığı azalıyor. en yakın arkadaşımla yaklaşık iki haftada bir mesaj üzerinden birbirimize hayat güncellemesi yapıp eğer şanslıysak da senede iki üç kez buluşuyoruz. aradaki bağ zedelenmiyor belki ama her iki taraf için de bir yalnızlık hissi olabiliyor. yaşlanıyoruz demek için henüz biraz erken şimdilik büyüyoruz demeye devam. ama yaş aldıkça dostlarımla birbirimizin hayatlarının yeni aşamalarına şahit olmak, birlikte büyümek öyle güzel ki. hayatımın ilk nikah şahitliğini yaptım, çok sevdiğim iki arkadaşımın hayatlarını birleştirme çabasına şahit oldum, o mutluluğu paylaşıp çoğalttık bu yıl. bunun da yeri ve tadı apayrıydı mesela. diğer arkadaşlarımın da böyle mutluluklarına dahil olmak için sabırsızlıkla ve bol duayla bekliyorum. düğün yemeğiyle taçlandırılmış bir etkinliğin keyifsiz olma ihtimali hiç yok, evet benim pilavım etsiz olsun lütfen.
bu filmi ilk izlediğimde ki tahminen yirmi bile olmadığım zamanlara tekabül ediyor, 27 yaşında işsiz aşksız olmak nasıl bir saçmalık diye düşündüğümü çok net hatırlıyorum bu sahneyi izlerken. nasıl oluyormuş yaşayıp göreceğiz. her şeye rağmen 27 yaş için iyi hislerim de mevcut, pozitif bir tınısı var gibi.


gerçekten keyifle okudum,, hiç sinema deneyimim olmadı ama seans alınmayan sinemalar için sinema arkadaşın olasım geldi kocamann sarıldım yaa 27 27 deyip durmuşsun bize verilen 1 tek ömür diye bakıyoruz yaşama,, ölçüsü mü varmış ki kendimizi bir şeylerle kıyaslayalım. nice sağlıklı ve hayırlı yaşlara 🤍🌸
YanıtlaSilçok teşekkür ediyorum 😭💖
SilDoğum günün için bu yıl alışıldığın dışında bi hediye vermek istediğimiz için sana kabune pilavlı büyük bir organizasyon düzenledik, arada da kendi düğünümüzü çıkarmış olduk, ben şahsen geçirdiğimiz düğün günü ve önceki diğer tüm günler içn gayet keyif aldım, hepsi için ayrı ayrı teşekkür ederim, bundan sonraki diğer tüm günler için de şimdiden sabırsızlıkla beklemekteyim, seni hep çok severim , iyi ki varsın cânum 🐣🧡
YanıtlaSil